AMATÖR KALEMLERİN BULUŞMA YERİ

AMATÖR KALEMLERİN BULUŞMA YERİ

Edebiyat üzerine paylaşımların yapıldığı, ciddi ve nitelikli bir blog...

SESSİZ ÇIĞLIK

23/7/2008
Kategori: OYKU

SESSİZ ÇIĞLIK

 

 

I

 

Güçlükle ilerliyordum ıssız ve karanlık yolda.  Yarım metre kadar kar vardı.  Tipi öylesine sert esiyordu ki, soğuk iliklerime işlemişti.  Karanlıktı yürüdüğüm yol, bastığım yeri bile zor görüyordum.  Sessizdi ortalık, kulaklarımda sadece tipinin uğuldayışı yankılanıyordu.  Ne olduysa işte o anda oldu.  Kafamın içinde korkunç bir çınlama hissettim, beynim zonkluyordu.  O anda yaşamla ölüm arasındaki uçurumda kalacağımı ve ölüme daha yakın duracağımı hiç tahmin etmemiştim.

Gözlerim karardı.  Yol kenarındaki ağaçlar, titreyerek belli belirsiz yanan sokak lambaları, gökyüzünden dökülen kar taneleri… Hepsi birden etrafımda dönmeye başladı.  Derin bir sessizlik duydum gecenin karanlığında.  Tipinin uğuldayışı da yoktu artık. Başım döndü, yığılıp kaldım yolun kenarına.  O anda kaybetmişim kendimi ama gördüğüm rüya hâlâ aklımda.  Etrafım bembeyaz bir kâr örtüsüyle kaplıydı.  Uzaklarda simsiyah giyinmiş, elinde koca bir tırpanı olan biri bana doğru yaklaşıyordu.  Birden her yerimden kanlar fışkırmaya başladı.  Kara elbiseli iyice yaklaşıyordu, ben koştukça, kaçmaya çalıştıkça o iyice yanıma geliyordu.  Tam dibime geldi ki, birden karardı ortalık.  Gözlerimi açtım, yolun kenarında düştüğüm yerdeyim.  Zorla kalktım ayağa, daha iyiydim.  Fakat beynimdeki zonklama devam ediyordu.  Eve güçlükle varabildim, hemen uyumuşum.

Sabah kalktığımda beynimdeki kafamdaki çınlama devam ediyordu ve o gün akşama kadar beynim zonkladı.  Ertesi gün daha da fenalaştım ve yataktan kalkamaz hale geldim.  Ne biçim hastalıktı bu?  Beynimi sürekli eziyorlardı sanki.  Bir kurt durmadan kemiriyordu orayı, delirtiyordu beni.  Yoksa gördüğüm rüya gerçek miydi? Yok canım, adı üstünde rüya bu!  Annemle babam da endişelenmişti.  Annem her zamanki gibi söyleniyordu:

-“Tabi, incecik çıkarsan dışarı üşütürsün, kendine hiç dikkat etmiyorsun ki!”

Öğleden sonra babamla doktora gittik.  Doktor boğazıma baktı, sırtımı dinledi ve:

-“Üşütmüşsün” dedi o kadar.

Doktorun yazdığı ilaçları alıp eve gittik.  Ben çok kötüydüm, vücudumda hiç derman yoktu.  Ellerimi birleştiremiyor, kafamı bile kaldıramıyordum.  Artık gördüğüm rüyaya inanmaya başlamıştım.  Galiba gerçek olacaktı.  Bizimkiler halime çok üzülüyordu ama ellerinden gelen bir şey yoktu.  Sadece dua edebiliyorlardı. 

Beş gündür yataktaydım, ilaçlar kâr etmemişti.  Hatta ben daha da kötüleşmiştim.  Kafamdaki kurt beynimi kemirmeye devam ediyordu.  Ertesi gün sabah şehre, hastaneye, gittik.  Hastanede yaşadığım o birkaç ömrümün yarısına bedeldi herhalde.  İnsanlarla doluydu ilaç kokulu hastane.  Endişeli, üzgün ve bitkin insanlarla.  Mutlu hiç kimse yoktu elli kişilik koridorda.  Hastaneye yatacaktım ama boş yatak olmadığı için biraz beklememizi söylediler.  Ayakta zor duran ben, o endişeli ve üzgün insanların arasında iyice hasta olmuştum.  Tekerlekli sandalyede götürülen yaşlı kadınlar, bir elinde su torbası yürümeye çalışan insanlar, gözünün biri sargılı korkunç adamlar, ağlayan kadınlar ve hastanenin o iğrenç kokusu.  Hayır, hayır ben burada kalamamalıydım, öleceksem bile başka yerde ölmeliydim, bu işkence ölümden beterdi.  Nihayet bir yatak boşalmıştı, babamla beraber odaya gittik.  Yanımda dedem kalacaktı, odaya yerleştik.  Ben hâlâ gördüğüm manzaranın etkisindeydim.   

Hastanede kaldığım her gün benim için bir cehennem ıstırabıydı.  İçten içe eriyordum pis kokulu duvarlar arasında.  Ben kimdim, ne işim vardı burada?  Dışarıda gülüp eğlenmek, gezip dolaşmak varken neden buradaydım?  Ölmek için henüz çok erkendi, hem korkuyordum ölümden.  Delirmek üzereydim, hastanenin duvarları üstüme üstüme geliyordu sanki.  Yattığım beşinci kattan atlamayı bile düşündüm ama korkuyordum işte, bir türlü yapamıyordum. 

Hayat! Hani hep sevmiştin beni, içine çekmiştin, hani sevgiyle sarılmıştın?  Şimdi niye itiyorsun, neden dışlıyorsun beni kendinden?  Hani ölüme kadar sevecektik birbirimizi, hani hiç ayrılmayacaktık?  Yoksa, yoksa bitti mi artık sevgimiz, eksilecek mi ikimizden birimiz?  Hayır, hayır ben ölmemeliyim, sen yok ol!  Ben ölürsem ailem nasıl dayanır bu acıya?  Zaten sen bir sürü insanın kalbinde yoksun, benimkinde de olmayıver ne olur sanki? Ailem, canlarım…  Şu halde bile nasıl üzülüyorlar, kahroluyorlar.  Babam çalıştığı için yanımda kalamamıştı ama her gün gelirdi yanıma.  O, kapıda görününce hemen yaş akardı ağlamaya hazır gözlerimden.  Doyasıya sarılırdım, ağlardım.  Sevgi kokardı babam, çok severdi beni.  Hiç dayanamazdı ağlamama, zor tutardı kendini.  Annem.  Mutluluğun diğer adıydı.  4-5 güne bir o da gelirdi.  “Maşallah bugün daha iyisin oğlum” derdi.  Oysa o anda gözleri yalan yalan bakardı.  İçten içe ağlardı.  Onları bu kadar üzmek de kahrediyordu beni.  Ölüm çare olsa belki ölürdüm ama korkuyordum. 

15 gün oldu hastaneye yatalı her gün bir test yapıyorlardı.  Artık yatmak, konuşmak bir yana gözlerimi açıp kapayacak derman bulamıyordum kendimde.  Akşamüzeri hastanenin beyaz ışığına bakarken dalmışım…

 

 

                                                           II

 

            Gözlerimi açtığımda bir deniz kıyısındaydım.  Her bir yan yıldız kaynıyordu.  Ay gülümsüyordu gri bulutların ardından.  Rüzgar hafif hafif esiyor, sevdasını geceye fısıldıyordu.  Yıldızların aksi denizin yüzüne vuruyor, muhteşem danslarını tüm evrene armağan ediyorlardı.  Denizin içinde gökyüzü, gökyüzünde yıldızlar, yıldızların gözlerinde de mutluluk görünüyordu.  Uzaklarda bir gemi rıhtımına girecek bir sevda parıltısı arıyordu.  Birden kayboldu her şey.  Ne yıldızlar kaldı ortada, ne rüzgar ne de sevda gemisi. 

Ellerinde tırpanıyla kara elbiseli biri geldi yanı başıma.  Gözleri kan rengindeydi, elleri kan içindeydi.  Yüzü belli belirsiz görünüyordu, görünen yerleri de ürkütüyordu beni.  Başta anlayamadım kim olduğunu.  Sonra tanıdım ki o’ydu.  Daha önce de gelmişti.  Kara elbiseli bu adam azrailin ta kendisiydi.  Nefesim kesildi önce, yutkunamadım.  İçimde korkunç bir titreme ve garip bir heyecan vardı.  Onunsa belli belirsiz görünen gözleri gülüyordu.  Bağırdım olmaz dedim, dinlemedi.  Kararlıydı kara elbiseli, bitirecekti yaşamımı, bitirecekti yaşadıklarımı.

-“Hadi gidelim” dedim.

Ayaklarımdan yukarı bir sıcaklık gelmeye başladı.  Kalbim durmaksızın hızlıca atıyor, ruhum derinden gelen yosun kokusuyla doluyordu.  Başım zonkluyor, ellerim titriyordu.  Birden başımdan kan akmaya başladı.  Ağzım kurudu, yutkunamadım.  Boğazıma bir şeyler düğümlenmişti sanki.  Ne hava ne tükürük hiçbir şey gitmiyordu bedenime.  Ayak parmaklarımdan gelen sıcaklık iyice sarmıştı içimi, terlemeye başladım.  Canım kana kana su içmek istiyordu.  Kulaklarımda bir çınlama oldu, beynimin içi uğulduyordu.  Ve hep o koku; yosun kokusu.  Nefesim sıklaştı.  Midem bulanıyor, korkunç bir şekilde yanıyordu.  Üzerimde dev taşlar vardı sanki.  Sonra üşüdüm, buz kesti her yanım.  Neden bu kadar zahmetliydi bu iş?  Yanımdaki kara elbiseli beni itekliyor, durmadan gülüyordu.  “Hadi!” dedim. “Yeter, bitsin artık bu işkence, dayanamıyorum!”  Güldü.  “Az kaldı, bitiyor” dedi.

Çocukluğuma döndüm birdenbire.  Çamurdan yaptığım arabam, kavak dalından atım, durduk yere ağlayışlarım, annemin mavi bir leğende beni yıkayışı, babamın bayramda aldığı ayakkabılar…  Hepsi, hepsi gelip geçti gözümün önünden.

Sonra büyüdüm, koca adam oldum.  Renkleri ve insanları tanımaya başladım.  Çok sevindim, çok sevildim.

 

Birden kesildi bütün gürültü, sakinleşti ortalık.  Sonsuz bir rahatlama hissettim bütün benliğimde.  Sebepsiz gülüyordum, uçmak istiyordum.  Kara elbiseli bileğimden tuttu ve süzülmeye başladık gökyüzüne doğru, bedenim deniz kıyısında kaldı.  Bileğimi sımsıkı tutmuştu kara elbiseli, bırakmıyordu.  “Bak!” dedi; “Bütün bu gördüğün insanlar da bir gün buradan seyredecekler senin gördüğün şu manzarayı!” 

Işıl ışıldı şehrin her yanı.  Kor alev rengindeki sokak lambaları, dumanı tüten köfte arabaları, dükkanları aydınlatan renk renk ışıklar, tatlı bir telaşla koşuşturan insanlar, insanlar, insanlar..

Demek her insan bu manzarayı seyredecek ve “Keşke!” diyecek ha!... Meğer ne güzel şeymiş yaşamak.  Çiçekleri koklamak, yıldızlara dokunmak, ayla şakalaşmak, geceyle sevişmek ne güzelmiş.

“Geldik” dedi kara elbiseli.  Issız ve karanlık bir yerde bıraktı beni.  Korkmaya başladım.  Sadece karanlık görünüyordu uzaklarda, bir de uzaklardan yankılanan sessiz bir çığlık.  Yürümeye başladım korkusuzca.  Bir sürü insan gördüm, hepsinin yüzünde aynı ifade “Keşke!...”  Alaycı gözlerle bakıyorlardı bana.  Biri atıldı aradan; “Hoş geldin sonsuzluğa!...”

            Sonra aldılar bedenimi deniz kıyısından, dostlarıma verdiler.  Önde imam, arkada bir sürü insan vardı. Kalabalıktı ortalık.  Bir tabutun içinde götürüyorlardı cansız ‘ben’i.  Herkeste hüzün vardı, dostlarım feryat ediyorlardı.  Ne mutlu bana ki, öldüğümde herkes ağlıyordu arkamdan.  Attılar bir çukurun içine, üzerime de soğuk toprakları örttüler.  Sonra dağıldı herkes, yapayalnız kaldım böceklerle ve solucanlarla beraber.  Daha önce çok şey olan ben, soğuk toprakların altında hiçbir şey olmuştum. 

Sonra karardı ortalık.  Gözlerimi açtığımda hastanedeydim.  Karşımda dedem kırışık, iri gözleriyle pencereden dışarı bakıyordu, dalgındı.  Vücudumda korkunç bir halsizlik vardı.  Ama beynimdeki çınlama geçmişti.  Zorladım kendimi ve:

-“Dede, ne oldu bana” dedim.

Dedem birden kendine geldi ve bana doğru baktı.  “Allah’ım sana şükürler olsun, onu bize bağışladın” diyerek ellerini yüzüne sürdü.  Sonra da:

-“Çok korkuttun bizi kerata, şükürler olsun, ameliyat oldun iyileştin” dedi.  Sonra da gülerek; “Kafandaki kurdu aldılar” dedi.  Sonra annemle babam girdiler odaya.  Sarıldık, babam yine sevgi kokuyordu, annem ağlıyordu.  Ben de hepsine birden tebessüm ederek:

“Hayat yaşama hiç avans vermiyor, insan hayatın kıymetini ölünce anlıyor” diyebildim…      

           

                                                                                              HÜSEYİN DÖĞENTAŞ

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KIRMIZI NEŞTER

23/7/2008
Kategori: OYKU

                                               KIRMIZI NEŞTER

                                                          

 

                                                                       I

            Birden okulun koca tekerlekli servisi durdu.  Kemal elindeki karnesini sağa sola sallayarak olanca hızıyla koşuyordu.  Annesi Fatma Hanım, evlerinin kapısında bekliyordu.  Kemal gelir gelmez annesinin boynuna atıldı.

-         “Anne, sınıfımı pekiyi ile geçtim!” diye çocuksu bir çığlık attı.  Fatma Hanım oğlunu bağrına bastı, doyasıya öptü.

-         “Aferin benim akıllı oğlum, hadi git de elini yüzünü yıka” dedi.

Fatma Hanım, esmer, orta boylu, iri siyah gözlü, alımlı, çok güzel bir kadındı.  Hemşire idi.  Beyaz üniformasını giydiğinde meleklere benzerdi.  Çok iyi bir kadındı, herkese iyilik yapmaya çalışırdı.

Ne yazık ki yalnızdı.  Kocası Ferhat Bey geçen yıl ölmüştü.  Bir yıl içinde birçok evlenme teklifi almış fakat hiçbirini kabul etmemişti.  Edemezdi; çünkü o hâlâ Ferhat Bey’i seviyordu ve ölene kadar da sevecekti.

      Kemal artık büyümüş lise son sınıfa gidiyordu.  Boyu uzamış, gözleri irileşmiş, çok yakışıklı bir delikanlı olmuştu.

Fatma Hanım, oğlu Kemal’in bir dediğini iki etmiyor, onu hiç üzmüyordu.  Çok çalışsa, çok yorulsa da oğluna belli etmiyor, yalnızlığını ondan gizliyordu.  Onun yalnızlığı önemsizdi, önemli olan Kemal’in babasızlığını hissetmemesiydi.

      Kemal çalışkan bir çocuktu ve kafasına koymuştu.  Bir ‘Doktor’ olacaktı.  Belki annesinin hemşire olmasının etkisi vardı ama o en çok babası bir doktor olduğu için doktor olmak istiyordu.

Sınav bitmiş, ana oğul sonuçları beklemeye başlamışlardı.  Bu sırada Fatma Hanım’ın kuru kuru öksürmeye başlaması, hatta bazen bayılması Kemal’i çok endişelendiriyordu.  Kadın oğluna bir şeyi olmadığını, havalardan biraz etkilendiğini söyleyip geçiştiriyordu.  Aslında çok hastaydı.  Hastanede yaptırdığı testler hastalığını kanıtlıyordu.

      Sıcak bir ağustos günüydü.  Ana oğul bahçede çay içerken yeşil takım elbiseli postacı yavaş yavaş yanlarına geldi.  Elinde tuttuğu zarfın üzerine bakarak:

-         “ Kemal Gürkan burada mı oturuyor?”

Kemal birden atılarak:

-         “ Evet, benim.  Buyurun.”

Postacı elindeki deftere imza atmasını söyledi, zarfı uzatıp “İyi günler” dedi ve uzaklaştı.  Kemal heyecanla zarfı açtı, hızlıca okudu ve bir çığlık attı:

-         “Anne, kazanmışım.  Yaşasın doktor olacağım!”

Ana oğul kucaklaştılar.  Annesi her zaman olduğu gibi hemen ağlayıverdi…

            Kemal çantasını son defa kontrol edip aşağıya inecekti.  Çantayı açtı.  Her şey tamam görünüyordu.  Heyecanlıydı, yıllardır hayalini kurduğu mesleğe, doktorluğa, ilk adımını atmıştı.  Belki annesinden ayrılmak, hele hele onu bu halde hasta yatağında bırakıp gitmek zorunda kalıyordu ama buna katlanmalıydı.  Çantasını eline aldı.  Odadan çıktı, merdivenlerden yavaş yavaş inmeye başladı.  Annesi salondaki yatakta yatıyordu.  Yüzünde tatlı bir gülümseme vardı.  Kemal de hafif bir tebessümle sordu:

-         “Bugün nasılsın çiçeğim?”

Kadın cevap vermedi, hala gülümsüyordu.  Kemal birden annesinin yanına yaklaştı, omzuna dokundu.  Nafile… Kadın ölmüştü.  Kemal olduğu yerde kalakaldı.  Yüzü koyun yere düşüp bayıldı…

 

 

 

II

            Artık yapayalnızdı.  Hayatı boş görüyor, yaşamaya değer bulmuyordu.  Dünyadaki tek varlığını, annesini kaybetmişti.  Ama elinden bir şey gelmiyordu.  Okula gidecek, annesinin en çok istediği şeyi başaracak, bir doktor olacaktı.  Evlerini satıp buradan tamamen gitmeyi düşünüyordu.  Her köşesi mutlu anılarla dolu olan bu yerde kalamazdı, gitmeliydi.

            Üniversiteye başlamıştı.  Sınıftaki arkadaşlarıyla çok iyi anlaşıyordu.  Yalnız biri vardı ki, Kemal ona karşı içindeki kıvılcımların farkındaydı: Pelin.

Pelin, uzun boylu, açık mavi gözlü, ince kıvır kıvır sarı saçlı çok güzel bir kızdı.  O da Kemal’e karşı boş görünmüyor, gözleri sevgi dolu bakıyordu.  Nihayet Kemal, Pelin’e aşkını itiraf etti.  Kız buna çok sevinmiş, mutluluktan havalara uçuyordu.

Birbirlerini çok seviyorlar, iyi anlaşıyorlardı.  Aralarındaki sevgi büyük bir aşka dönüşmüştü.  Kemal annesinin acısını yüreğinden atamasa da biraz olsun unutmuştu.  Artık Pelin vardı. Biricik aşkı, dünyadaki tek varlığı, hayatta tutunduğu tek dalı oydu.  Onu çılgınca seviyordu.

            Sonunda nişanlandılar.  Bu yaz okul da bitiyordu, evlenebileceklerdi.  Düğün hazırlıklarına başlandı.  Karar verilmişti, evlenince Kemal’in evinde oturacaklardı.  Eşyaları zaten tamamdı, fazla masraf edilmeden düğün yapıldı.  Artık evliydiler, tayinleri de çıkmıştı.  Hem de aynı hastanede görev yapacaklardı.  Sabahları beraberce evden çıkar, yeni aldıkları arabayla işe giderlerdi.  Tüm gün beraber oluyorlardı, çok mutluydular.

            Evlendiklerinin ikinci ayı idi.  Pelin’e tuhaf şeyler oluyordu.  Durduk yere miğdesi bulanıyor, başı dönüyordu.  Kendisi bir doktordu ve durumunu tahmin edebiliyordu ama emin değildi.  Ertesi gün tahlil yaptırmaya karar verdi fakat bu işi Kemal Bey’den gizledi.

Tahlil sonuçları belli olmuştu: Pelin Hanım iki aylık hamileydi.  Akşam eve döndüklerinde  Pelin Hanım kocasına dışarıda yemek yemek istediğini, kendisine bir sürprizi olduğunu söyledi.  Kemal Bey olanlardan habersiz bu daveti kabul etti.  Yolda Kemal Bey ne kadar ısrar ettiyse de Pelin sürpriz konusunda ağzından tek laf kaçırmadı.

Beraberce deniz kıyısında bir restorana gittiler.  Gece olmasına rağmen hava gündüz gibiydi.  Ayın ışıkları denize vuruyor, oluşan yakamozlar göz alıyordu.  Yemeklerini yediler.  Pelin Hanım kocasının elini tuttu ve gözlerini kapamasını istedi.  Kemal gözlerini kapattı.  Pelin derin bir nefes aldıktan sonra:

-         “ Dün tahlil yaptırdım, iki aylık hamileyim.  Hazırlan baba oluyorsun”

Kemal Bey’in kapalı gözleri birden açıldı.  Gözlerindeki ışık büyüdü, gülmeye başladı.  Ne diyeceğini şaşırmıştı.  Kekeliyordu.  Çok mutlu olduğu her halinden belli oluyordu.  Onun bu haline Pelin de çok güldü.  Biraz sonra Kemal kendine geldi:

-         “ Hayatımda şimdiye kadar aldığım en güzel haber bu, bana bu mutluluğu yaşattığın için sana çok teşekkür ederim aşkım.  İyi ki varsın.  Şu dakikaları ömrüm boyunca unutmayacağım” dedi.

Pelin’in hamileliğinin 7.ayıydı.  Kemal Bey eşine izin almış, artık çalıştırmıyordu.  Hatta evde bile işleri kendi yapıyordu.  Çok mutluydu, onun mutlu olması Pelin Hanımı da çok mutlu ediyordu.  Haftalar ilerliyor, Pelin’in doğumu yaklaşıyordu.  Kemal karısından da heyecanlı görünüyordu.  Eşini hastaneye götürdü, kendisi de hep yanındaydı.

 

 

                                                           III

            Serin bir eylül akşamıydı.  Ortalık karanlıktı.  Ay sanki zoraki duruyor gibi hiç ışık saçmıyordu.  Kemal Bey hastanede nöbetçi idi.  Odasında hastaların raporlarını inceliyordu.  Birden Aslı hemşire odaya girdi:

-         “ Kemal Bey çabuk, eşiniz fenalaştı, galiba doğum zamanı geldi!” dedi.

Kemal oturduğu koltuktan fırlayarak hemen yukarı kata çıktı.  Pelin Hanım acılar içinde kıvranıyordu.  Kemal Bey karısının nabzına baktı, çok hızlı atıyordu.  Etrafındaki hemşirelere dönerek:

-         “ Çabuk doğumhaneye kaldırın!” dedi.

Doğumhane hazırlandı.  Kemal Bey çok heyecanlı idi. Normal doğuma daha 10 gün vardı. Üstelik bu doğumu kendisinin yaptıracağını hiç düşünmemişti.  Doğum başladı.  Kemal Bey bir yandan doğumu başarı ile tamamlamak için uğraşıyor, bir yandan da Pelin Hanım’ı öyle acılar içinde görmeye dayanamıyordu.

Fakat bir aksilik vardı.  Pelin Hanım çok kan kaybediyordu.  Hem de çocuk bir türlü gelmiyordu.  O sırada kadın bayıldı.  Kemal Bey Semra hemşireye dönerek:

-         “ Ameliyathaneyi hazırlayın, başka çare kalmadı” dedi.

Kemal Bey çok korkuyordu.  Bütün bu olanlar ona bir kabus gibi geliyordu.  Bir an önce bu kabusun bir mutluluk tablosuna dönüşmesini istiyordu.  Kendi karısını, biricik Pelin’ini ameliyat edecekti.  Kendine olan bütün güvenini yitirmişti.  O anda “Doktor arkadaşlarımdan birini çağırsam mı?” diye düşündü.  Ama vakit yoktu, başarmalıydı. 

Ameliyat başladı.  Pelin hâlâ çok kan kaybediyordu, kalp atışları da iyice zayıflamıştı.  Bir saat kadar bu uğraş sürdü.  Artık Pelin Hanım nefes almıyordu.  O anda Kemal Bey’in yüreğine bir köz düşmüş gibi içi kavrulmaya başladı.  “Sakin ol, kendine gel.  Bari yavrunu kurtar!” diye bir ses geldi içinden.  Evet, çocuğu bari kurtarmalıydı.

Nihayet çocuk doğdu.  Ama nefes almıyor, ağlamıyordu.  Çocuk dakikalar önce ölmüştü.  O sırada Kemal bayıldı.  Hemşireler onu içeri götürüp iğne yaptılar.  Kemal kendine geldi ve uyudu.

 

 

                                                           IV

            Birden gözlerini açtı.  Karşıda demir bir yatak ve boş bir dolaptan başka bir şey yoktu.  Dışarıda bir baykuş durmaksızın ötüyordu.  Sol avucunda bir ağrı hissetti.  Avucunu yüzüne doğru kaldırdı ve yavaşça açtı.  Elinde bir neşter vardı, kıpkırmızı bir neşter.  Avucu kan içindeydi.  Hemen o iğrenç sahneyi hatırladı.  Artık Pelin yoktu. Hele minik çocuğu, biricik kızı, doğmadan, ona baba diyemeden ölmüştü.  Kendisi bu sol avucundaki neşterle öldürmüştü onları.  Elindeki neşteri olanca hızıyla sıktı.  Eli kanıyor, kan damlaları yattığı beyaz çarşafın üzerine damlıyordu.  Annesinin ölümünden beri hiç böyle açı çekmemişti.  Onların ölümünden kendini sorumlu tutuyor, kendini bir katil, bir cani gibi hissediyordu.

Avucundaki neşter eline iyice girmiş, parmak kemiklerine dayanmıştı.  Ama kalbindeki acı kadar hissetmiyordu elinin acısını.  Birden Pelin Hanım’ın kendisine hamile olduğunu söylediği o deniz kenarını, o yıldızlı geceyi anımsadı.  O zaman nasıl da mutluydular.  Sağ elini saçına götürdü ve koparırcasına çekmeye başladı saçlarını.  Gözündeki yaşlar birbiri ardına düşüyor, yanaklarından boynuna süzülüyordu.  Yavaş yavaş doğruldu.  Sağ bileği ile gözyaşlarını sildi.  Titreyen eliyle avucundaki neşteri çıkardı.  Demir alet rengini kaybetmiş, üzerindeki kanlar kurumuş, neşter kıpkırmızı olmuştu.  Neşteri eline aldı ve hızlı bir hareketle sol bileğine vurdu.  Sonra da sağ bileğine.

Neşter elinden düştü.  Bileklerinden akan kanlar yere yayılıyordu.  Odanın içindeki beyaz fayanslar adeta kırmızıya boyanmıştı.  Pencereden yıldızların akisleri yere vuruyor, odanın içinde yıldızlar görünüyordu. 

            Kemal daha hızlı nefes almaya başladı. Gözleri de yavaş yavaş kapanıyordu.  Birden ayak sesleri işitti.  Kalkıp kapıyı kilitlemeyi düşündü, artık ölmeliydi.  Hayatta kalıp acı çekmenin, sevdikleri insanların ardından yas tutmanın bir anamı yoktu.  En güzeli onlara bir an önce kavuşmaktı.  Ayağa kalkmak istedi, yavaşça doğruldu.  Sağ adımını atar atmaz gözünün önüne siyah bir perde çekildi ve boylu boyunca yere uzandı.  Artık kurtulmuştu ve acı çekmeyecekti.  Ölümün korkunç soluğu onu içine hapsetmişti ve oradan hiç çıkarmayacaktı…

HÜSEYİN DÖĞENTAŞ

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı